famous cartoon porn
famous cartoon porn
cartoon porn pic

No: 094, Janvier - Ocak - January 2018

cartes | haritalar | maps
Mercredi, 28 Mars 2012 23:03

server tanilli [1931-2011]

servertanilli1-arka_ve_on_kapakA
servertanilliAFIS24-enturc
servertanilliAFIS24-en_francais
broşür / brochure TIKLA / CLICK
Vendredi, 31 Janvier 2014 22:30

abdi ipekçi

047-3nn-car-kutal_firuz-abdi_ipekci

Abdi İpekçi (9 August 1929 – 1 FEBRUARY 1979) was a Turkish journalist, intellectual and an activist for human rights. He was murdered while editor-in-chief of the Turkish daily newspaper Milliyet by two members of the ultra-nationalist Grey Wolves, Oral Çelik and Mehmet Ali Ağca (who later shot pope John Paul II), Abdi İpekçi was murdered in his car on the way back home from his office in front of his apartment building in Istanbul.

065-1ymem-koray_hale-onlar_artik_orda_39-2

Boncuk, Karataş'ın en yosma kedisiydi, hilafsız.

Hatta İzmir'in belki de.

Bu şuh hayatın bedelini hayatıyla ödedi.

Yılda iki kez gebe kalırdı.

Mahallenin bütün erkek kedileri peşindeydi.

Doğan yavrular da bunun kanıtı.

Fakat bizim bebe kedilerle hiç sorunumuz olmadı. Çünkü herkes sırada beklerdi Boncuk'un yavrularından birini almak için.

Ninem ise tanımadığı, bilmediği, kedi sevdiğinden emin olmadığı kimseye vermezdi yavrulardan. Yiyecek sorun değildi. O zaman herkes kedisini (köpeği olan yoktu hiç) evdeki yemek artıklarıyla beslerdi. En yoksulumuzun bile artığı olurdu tenceresinde.

Boncuk'u Eşrefpaşa Pazarı’nda bulmuştuk.

Dimanche, 21 Octobre 2012 09:20

hayal ile gerçek arasındaki duvar


031-1yd-korayhale-hayalilegercekarasindakiduvar

Kimi kimsesi yoktu duvarın. Yazılı, yazısız tarihçesi de. Ortalık yerde dura gelmişti. Tablonun o kadar zaman, öylesine bir parçası olmuştu ki fark edeni bile yoktu. Her gün önünden geçenleri durdurup “Bu duvar neyin nesi, kimin fesi” diye sorsanız, “Duvar mı, ne duvarı, hangi duvar, orda duvar mı var?” diye karşılık verebilirdi. Öylesine görünmez olmuştu duvar.

Genellikle duvarlar bir şeyleri içerde (ya da dışarıda, yorumunuza bağlı) bırakmak için örülür. Oysa bu duvar eksikti. Duvar bile değildi sözcüğün gerçek anlamıyla. Duvar parçası diyebilirdiniz en fazla. Yassı, parlak volkanik taşların abartılmış bir özenle üst üste konması sonucunda oluşmuştu. Taşları bu kadar zaman birbiri üstünde tutan rengi kaçmış sıva harcı yer yer dökülmüş de olsa ilk amaca hizmet ediyordu. Taşlar arasında otlar, hatta aslanağzına benzeyen yaban çiçekleri bitmişti. Yer yer de yeşil-kara yosun kolonileri. Yanına varamazdınız sidik kokusundan. Dibinde kurumuş idrar lekeleri...

Bu şahsiyetsiz, münasebetsiz ve amaçsız duvardan içim sıkılmıştı. Günahkâr ruhlar gözleri bağlı kurşuna mı dizilmişti dibinde sanki. Neydi bu gizem, bu hava, bu kimseye hesap vermezlik. Kızdırıyordu kafamı bu birbenbilirimcilik.

Elime bir kutu kırmızı boya bi de çomak aldım. Duvarın orta yerine bir yatay hat çizdim. Neden olmasındı. Kimin umurundaydı ki. Neden yatay çizgi. Kolayıma geldi de ondan. Sonra çubuğu boya kutusuna daldırıp çıkardım ve bu anlamsız yatay çizgiyle orta yerde kesişen bir dikey hat çizdim. Kocaman kırmızı bir artı işareti. Belli bir kişilik katsın diye duvara. Fark edeni, merak edeni olsun istedim. Ondan sonraki günlerde duvara bakan bir banka oturup gözetlemeye başladım. Önceleri kimseden bir tepki gelmedi. Gençler konuşa gülüşe gelip geçtiler. Tasalı yüzlerle emekliler -ki nedense zamansız kenara itilmiş bir hâlleri vardı- yürüyüp gittiler önünden, başlarını bile çevirmeden. Anneler oğlan çocuklarını işetti dibine, etekleri ardına gizleyerek. Kız çocuklarına izin yoktu tabii. Bir hafta böylece geçti. Haftanın sonunda tuhaf bir şey oldu. Ben artık hiçbir şeyin tuhaf bulunmadığı noktaya geldiğim hâlde, bunu tuhaf buldum. Başörtüsünden mantosuna ve makosenlerinden çenesindeki koskoca etbenine kadar simsiyah bir kadın duvarın önünde durup sağ elini bir omuzdan ötekine, çenesinden göbeğine götürerek, gayrı-müslimlere özgü, ‘istavroz çıkarmak’ denen işareti yaptı. Bir budala duvar parçası üzerine çizdiğim, anlamsız kırmızı artı işaretini görünce şeytan görmüş de savmak istermiş gibi istavroz çıkaran belli ki Hıristiyan bir kadındı bu. Çizdiğim artı işareti haç olarak da yorumlanabilirdi ve yorumlanmıştı. Ondan sonraki günlerde akıl almaz şeylere tanık olduk duvarla ikimiz. Kentin şurasında burasında kırmızı boyayla artı işaretleri ya da haçlar belirmeye başladı. Yerel gazetede duvar üzerindeki haçla ilgili haber çıktı. Sonra biri, bu duvarın ne zaman, kim tarafından ve ne kasıtla oraya dikildiği sorularıyla yüklü bir makale yazdı bir tarih dergisinde. Arşivler karıştırılmaya başlandı. Kimse bir şey bulamıyordu. Sonra kırmızı haç işaretini kimin ne amaçla duvarın üzerine çizildiği üzerine spekülâsyonlar başladı. TV ekipleri duvarı her cepheden görüntülediler. Seyredenler “Aaaa, dur bidakka ben biliyorum bu duvarı yaaa. Her gün önünden geçtiğimiz sidikli duvar değil mi bu” diyerek duvarla olan özel ilişkilerini dile getirip ilginç olmaya uğraşıyorlardı. Hepsi iyi hoş ta, bu grafiti furyasını anlayamıyordum. Kentte anıtsal yapılar da dahil her duvarın üzerinde bir kızıl haç belirdi. Hükümet binaları, okullar, reklâm panoları, yatırlar, surlar, kızıl artı/haçlara sardı. Belediye görevlileri ellerinde tiner kutuları ile tarihsel yapıların duvarlarını temizlemeye uğraştılar ama başa çıkamadılar. Silinen her kızıl artının yerine yüz adet yenisi beliriyordu. Bir gün Emniyet Teşkilatının üst rütbeli bir görevlisi basın toplantısı yaptı. Toplantıdan önce çok sağlam istihbarata dayanan çok önemli açıklamalar yapılacağı ilan edilmişti. Hükümet hep süperlatiflerle konuşur zaten. İnandırıcı olmak konusunda öz-güvensizliğin işareti. Herkes -ben de dahil (Özellikle ben, çok merak etmiştim bir gün can sıkıntısından abuk sabuk bir duvar üzerine kırmızı boyayla gelişigüzel çizdiğim artıyla ilgili istihbaratı) – radyo, TV önüne toplandı. Kahveler TV setlerini sokağa çıkarmıştı ki bunu yalnızca milli maçlarda yaparlardı.

Emniyet üst rütbelisi “Bu duvarın Haçlı Seferleri sırasında mevcut bir işkence odasından (torture chamber diye de gavurcasını ekledi) arta kaldığını ve üstündeki kırmızı haçın hıristiyanlardan oluşan bir şiddet çetesinin işi olduğunun anlaşıldığını” belirtti. İslam’a karşı savaş başlatmaya kararlıydı bu çete. Zamane Haçlı Seferleri’nin eli kulağındaydı. Bu bilgileri şaşkınlıktan ağzı açık dinleyenler -ağzı, çenesi düşecek kadar açık olan ben de dâhil- başlarını kaşıdı. Nereden çıktı bu şimdi. Sanki başka derdimiz yokmuş gibi bir de Haçlı Seferleri’nin kaygısı çöreklendi yüreklerimize. Bir kaç basın toplantısı daha yaptı hükümet ileri gelenleri. Güvenlik tedbirlerden, acil hâl hazırlığı ile ilgili yasa tasarılarından söz edildi bolca. Ortalık yatışır gibiydi. Hadi bakalım! Bu defa da kırmızı haçların yanına Arapça harflerle yazılar belirmeye başladı. Osmanlıca alfabenin yarım yüzyıldan fazladır yasaklanmış olması nedeniyle yazılanın ne olduğu, uzmanlara ve seksenin üzerindekilere soruldu. Bu soruşturma Haçlı Seferleri’ne yeltenen yeraltı örgütünün mukabili Müslüman Biraderler Milisleri’nin ‘Cihad’ çağrısı olduğunu ortaya koymuştu. İşleri iyice karıştırmak için bir de “Laik Vatan” grubu (bunlar yeraltı değillerdi) belirdi politika sahnesinde. “Cumhuriyeti yedirmeyiz kimseye!” Laiklerin sloganları kırmızı artı işaretleri ile cihad çağrılarının üzerine siyah boyayla yazılıyordu. Bu grafiti savaşı başını almış gidiyordu ama yavaş yavaş insanların ilgisini tüketmekteydi. Eh buna da şükür. Hem insanlar ifade etsinlerdi kendilerini. İyi şeydi düşüncelerin açıklanması. Kent duvarlarının rezil olması demokrasi için ödenen küçük bir bedeldi. Ne var ki, grafiti muharebesi duvarlardan sokaklara taştı. Hizip çatışmaları, gösterilerde yaralananlar derken iş geldi arka sokaklarda cesetler bulunmasına kadar vardı. Sosyal kaosun önlenmesi zorunluğundan, asayişin korunması için olağanüstü hâl ilanından bahsedilir oldu. Ne o? Askeri yönetim mi geliyordu? N’ayır, n’olamaz! Avrupa Birliğine girecektik hani. Ne der Birlik bu işe. Üff tam rahat etmemize on beş senecik kalmıştı ne güzel. Ölüm olayları arttıkça borsada huzursuzluk başladı. Hisse senetlerinde düşme başladı. Durup dururken borsa krizi. İflaslar, intiharlar. Panik yabancı borsalara taştı. Aslında tam bir çöküş söz konusu değildi henüz. Çocuklar okullarına gidiyor, dükkânlar açıyordu kepenkleri sabahları, trenler zamanında kalkıyordu hâlâ. Ama tedirginlik diz boyu.

Bu noktada ben de ürkmeye başlamıştım. Durup dururken ortalığa birbirine kattığım için sorumlu hissediyordum kendimi. Medyaya gidip “Korkuya mahal yok. Can sıkkınlığından o saçma sapan duvarın üzerine kırmızı boyayla uyduruktan bir artı işareti koyayım da gelen geçen bu duvar da neyin nesi acaba desin istemiştim. Kocakarı haça benzetti. Ne haçlı seferi planlayan var, ne de yeraltı örgütü. Allam ya!!! Ne bileyim bu işin bu kadar büyüyeceğini. Şaka ya, valla şaka.” demek istiyordum. Ama bana inanacaklarından umutlu değildim. Önce evdekilere anlatıp bir sondaj yapmaya karar verdim. Dinlediler. Allahümessabirin iç çekişiyle susup oturdular.

Yani işte, yine antikalığın tuttu susuşu.

Ailem inanmazsa ben dünyayı nasıl inandıracağım ki.

Hem başımdan daha önce geçmişti. (Burada hayal ile gerçeği ayırmakta duvar. Bakalım hangisi hangisi bilecek misiniz?)

031-1yd-korayhale-hayalilegercekarasindakiduvar-agca-07

Mehmet Ali Ağca'nın Karacaahmet Mezarlığı arkasında, elindeki Sivas kamasını boğazıma dayayıp paramı aldığını anlattığım zaman da kimse inanmamıştı. Hilafsız doğruydu oysa. 1978 yılı, Kasım ayıydı Evimden çıktım yürüyorum. Ayın başı, öğretmen maaşım çantamda, elektriği suyu ödemişim, makbuzlar cebimde. Kira daha ödenmemiş ne yazık ki. Kış akşamı hava erken kararmış. Yolda saçları kazınmış, orta boylu, ceket, kravatsız uzun kollu beyaz gömlek giymiş bir genç adam. Bizim mahallenin delikanlılarına benzemiyor. Kocaman güzel kara gözleri var, pırıl pırıl. Bu nedenle hemen fark ettim onu. Kim ola ki diyen bir anlık merak. Sonra yola devam.

Karacaahmet mezarlığı arkasındaki kestirmeyi alıyorum. Arkamda ayak sesleri ben hızlanıyorum hızlanıyor, yavaşlıyorum yavaşlıyor. Korkudan öleceğim ama merakım daha baskın. Sonunda ne olacaksa olsun kararlığıyla durup dönüyorum arkama. Biraz önce yolda gördüğüm kocaman gözler koşarak yetişiyor bana Elindeki bıçak (sonra karakolda gösterilen katalogdan, Sivas kaması olduğunu öğrendiğim) dolunay ışığında parlıyor. Koluma sımsıkı yapışmış, yüzü yüzüme abeslik mesafesinde yaklaşmış. ‘Yürü’ diyor korkutmaya hevesli yapmacık bir sertlikle. İyice çiziyorum belleğime bu güzel gözlü, değirmi suratı. Korkuya teslim olmamak için bir solukta “Bak” diyorum, öğretmen sesimi takınıp. “Kardeş (Nerden kardeşim oluyor ki hergele). Çantamda para var, maaşımı bugün aldım. Teknik Üniversitede hocayım. Parayı al beni bırak gideyim. Başını derde neden sokacaksın. Kocam bilinen bir gazeteci. Bulurlar seni”

Çantamı açıyor, okul kimliğimi inceliyor. Elektrik ve su makbuzlarına bakıp yere atıyor. Zarf içindeki maaşımın tamamını cebine indirip “Teşekkür ederim abla” diyerek uzaklaşıyor koşar adım. Her şey tamam da (Yani soyulduğumu anlıyor ve kabul ediyorum) o ‘teşekkür ederim abla’ da ne oluyor. Gönlümün ganiliğimden mi verdim sana bir aylık emeğimin karşılığını. Arkasından bakıyorum. Ay ışığında parlayan kamayı sallayaraktan gözden kayboluyor. O noktadan sonra feryat figan atıyorum kendimi yerlere. Koşuyor sokak sakinleri. Karakola gidiyoruz. İfade alınıyor ve sabıkalılar defterine baktırılıyorum. I-ııh! Hiçbiri değil.

Ertesi sabah Milliyet Gazetesini açıyorum ve ne göreyim. Kocaman gözlü, asker tıraşlı genç adam bana bakıyor birinci sayfadan. Olduğundan daha korkutucu ve esrarengiz olmaya uğraşan sabit bakışlar tıpatıp. Resmin altında: ‘Başyazarımız ve Yazı işleri Müdürümüz Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca, dün akşam Maltepe Cezaevinden firar etmiştir’ manşeti kötü bir şaka gibi yüzüme çarpıyor.

Mehmet Ali Ağca’nın, Abdi İpekçi’yi kahpece öldüren karışık ilişkilerin adamı olduğunu biliyorum elbette. Ama daha önce resmini görmüş filan değilim. Bu fotoğraf benim gırtlağıma bıçağı dayayıp paramı alan adama ait. Şaşkınlık içinde herkese anlatmaya başlıyorum. Kimsenin inanmadığını – nezaket icabı inanmış görünenler de dahil- (bıçak ucunda soyulduğuma değil, soyguncunun Mehmet Ali Ağca isminde bir ünlü tutuklu olduğuna inanmıyorlar nedense) fark edince susuyorum. İnançsız bakışlarda “Yani o kadar soyguncu varken, seni bula bula Mehmet Ali Ağca mı bulacak soymak için” “Olayı ilginç hâle getirmeye çalışıyorsun” ifadesi okunuyor.

Ağca, Papa’ya suikast teşebbüsü nedeniyle İtalya’da hüküm giyip yıllarca cezaevinde kaldıktan sonra Türkiye’ye iade edildi ve İpekçi cinayetinden yargılanıp cezasını çekmeye başladı. Bu olaydan sonra çok istedim gidip ziyaret edeyim. Hayır, yeşil soğan, karanfil kokulu cigara götürmek için değil. Ölüm tehdidiyle paramı aldığı o Kasım gecesini hatırlayıp hatırlamadığını sormak için. Bir de neden “teşekkür ederim abla” dediğini çok merak ediyorum. Yoksa bu piskopatın bir kenarında kıyısında eser miktarda edep erkan gizli kalmış olabilir mi? Çocukken mezarlık duvarının dibinde kedi yavrularını bacağından ayırdığını filan yazdı sansasyon gazeteleri. Bence Ağca’yı negatif süperhero olarak satabilmek içindi. Adam o kadar kötü olsa teşekkür eder miydi ablasına (!)

Duvar yavaşça yürümeye başlamıştı en son bıkartığımda. Hayalden gerçeğe doğru...

 

031-1yd-korayhale-hayalilegercekarasindakiduvar-agca kacti-600 031-1yd-korayhale-hayalilegercekarasindakiduvar-agca kacti2-600

[TIKLA]                                                                                                                                        [TIKLA]

Samedi, 11 Novembre 2017 20:21

Kış Bahçesi

092-2nf-uyar-hayriturgut-k_bahesi1

Fotoğraf sanatçısı ve ressam Ali Arif Ersen’in Topağacı’ndaki evinde buluşmak üzere sözleştik Turgut Uyar’la. Ali Arif Ersen kilitli kalma sendromu sebebiyle 12 yıldır yatağa bağlı yaşıyor. İki yıldır ise İTÜ Radyo’da Turgut Uyar’la birlikte caz programı yapıyor. Parçalar hafızadan çalınıyor. Ersen çalınacak parçaları ezberinden Uyar’a söylüyor. Uyar notlarını aldıktan sonra program süresine göre düzenleyip kaydını yapıyor. Sonra her pazar günü saat 12.00’de “Kış Bahçesi” programı dinleyicileriyle buluşuyor.