3d cartoon porn
famous cartoon porn
lesbian cartoon porn

No: 094, Janvier - Ocak - January 2018

cartes | haritalar | maps

“Süngümü kendi iskeletimden çıkarıp uykuya dalmalıydım, ama ne mümkün, sebepsiz bir arzu dokunduğum unutkanlıklarımda kırıyor kanatlarını... Derviş zikirleri içinde asası elinden alınmış bir adam olarak gece yürüyüşündeyim. Techizatımın ağırlığını duymuyorum bile. Önümde yürüyen Cezayirli’yi ürkütmemek için adımlarıma dikkat ediyorum. Her gece bir başka dünyaya uyanıyorum sanki buralarda. Kuşku, insanı insan yapan özelliklerinden biriymiş, onu da burada öğrendim. Tutkunun kraliçesi istediği kadar güzel olsun, sonunda çileciliğin altın tozları arasında kaybolup gidiyor... İnsan kendini bir başkasına adadığında karikatürize oluyor farkına bile varmadan...”
Halil İbrahim Özcan, Ejderha Yılları

 

Bayram Balcı: Seni ilk önce Randevu Hazırlığı adlı öykü kitabın ve ardından yayımladığın Cezaevi Şiir Antolojisi ve iki şiir kitabın ile tanıdık. Şimdi ise Gendaş'ın yayımladığı Ejderha Yılları adlı romanın ile karşımızdasın. Yazmak senin için nedir ve neden roman?

 

Halil İbrahim Özcan: Yazmak, benim için bir özgürlük alanıdır. Hatta bunun da ötesinde yazmak, beni yaşam karşısında arzulu kılıyor, beni yaşama karşı kışkırtıyor. Yazmak, insanın yaşamdan elde ettiklerini yeniden hayata tercüme etme eylemidir. Bıçağın kemiğe dayanmasıdır. Hayat içerisinde çekilen acılar, sevinçler, hüzün ve keder, aşk ve ihanetler süreklilik arzederken, yazmak, bir birey olarak yazarın kendi imgesini açığa çıkarması eylemidir. Neden roman sorusuna gelince şunu söyleyebilirim; edebiyatta türler arasında bir geçirgenlik vardır. Ancak, öykünün, şiirin ve romanın kendi iç disiplinleri farklıdır. Roman, yalnızca eylem ve serüven anlatan bir yazım türü değildir. İnsanın iç dünyasının zenginlik ve zayıflıklarını içinde yaşadığı çevreyle birlikte ele alır ve aynı zamanda yaşamın bilinmeyen bir başka yanını keşfeder. Gerçekliğin disiplini, anlatma biçimini de belirler. Sartre, insanın bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazdığını söylüyor. Bu bakımdan ben de Ejderha Yılları’nda anlattığım gerçekliği ancak roman biçiminde ifade edebileceğimi düşündüm.

 

Soru: Ejderha Yılları, senin de içinde yer aldığın bir grup devrimcinin, 12 Eylül darbesinin kör silindiri altında ezilmemek için ülke dışına çıkışlarını, Filistin saflarında katıldıkları 1981 Filistin-İsrail savaşındaki yaşamlarını, acılarını, sevinçlerini ve aşklarını anlatıyor. Romanına, bu anlamıyla otobiyografik bir belgesel denebilir mi?

 

Cevap: Roman, sadece yaşananların anlatıldığı bir yazın türü degildir. Bir romanda otobiyografik ya da belgesel özellikler olabilir, ama roman, ne yazarin güncesi ne de otobiyografidir. Önemli olan yazarın kendi yaşamındaki kimi olaylardan hareketle, roman gerçeğine ulaşmasıdır. Otobiyografi sözlük anlamıyla, bir kimsenin kendisi tarafından yazılmış hayatıdır, oysa roman, yaratılmış bir dünyadır. Roman, kendi zaman ve mekanında doğup büyüyen, gelişen ve bir sonucu olan yaratılmış yepyeni bir gerçektir. Çok bilindik bir söz vardır: “benim hayatım roman” deriz. Gerçek yaşamda kimin hayatı tek başına bir roman olabilir ki? İnsan gerçekten büyük bir hayat yaşamış olabilir, bu büyük hayatın aktarılmasında bile roman sanatı açısından kimi olumsuzluklar olabilir. Elbette bir romancı en iyi bildiği olaylardan yararlanarak roman gerçeğine ulaşır. Belli bir olayı ya da bir gerçekliği ortaya koyabilmek için kendim gibi olan insanların gerçeğinden yola çıktım. Romanımda Türkiye’nin yakın bir dönemini ve devrimci bir grubun Beyrut’ta, Filistin-İsrail savaşındaki yaşamlarını, çelişki ve kaygılarını, acı, sevinç ve kederlerini, yalnızlıklarını, aşklarını ve ciselliklerini anlattım. Ama yazar, yaşamı olduğu gibi aktarmaz, kendince yorumlar ve kendine özgü gerçeğini roman sanatı olarak ortaya koyar. Hiçbirimiz aynı gerçeği aynı biçimde iki kez yaşayamayız. Çünkü, yaşarken insanın kendisi de değişir.

 

Soru: 12 Eylül öncesi ve sonrası gerçeğini ve bu dönemi düşünürsek, romanda bir sorgulama, bir yüzleşme ve bir iç hesaplaşma var. Ejderha Yılları için bu dönemle bir hesaplaşma romanı diyebilir miyiz? Örneğin, infaz eylemini gerçekleştiren Serdal, kendisiyle hesaplaşıyor. “Geride kalan hayatı boyunca maktulün acısını taşır” diyor. Zafer ise Filistin’de örgütsel ilişkilerini sorguluyor. Yoldaşlık ilişkileri içinde devasa bir yalnızlığı yaşıyor.

 

Cevap: Bize her taraftan saldırılan bu dünyada, aklımızı kaybetmeden ayakta durabilmemiz için, elbette yaşadıklarımızı sorgulama ve iç hesaplaşma bir zorunluluktur. Ancak, yaşadıklarımızı sorgulama ve bunlarla hesaplaşabilmek için öncelikle kendimizle yüzyüze gelmemiz gerekiyor. Roman bir bakıma bir yüzleşmedir. Yüzleşme ise bir iç zorunluluktur. İnsan, yaşam karşısındaki varoluş nedenlerinin sarsıldığını gördüğünde ya bir geri çekilme, ya da teslim olma ile karşı karşıya kalıyor. Bu karşı karşıya kalışta insan her defasında kendi yaratıcılığını kullanıp varoluş nedenlerini ortadan kaldırmaya çalışan güce karşı saldırıya geçer. Bu saldırı, aynı zamanda geleceğin biçimlendirilmesine de katkı sunar. Romandaki kişiler de onların varoluşuna saldıran güce karşı savaşım vererek geleceği biçimlendirmeye çalışıyorlar. Örneğin, infaz eylemini gerçekleştiren Serdal, eylem anında bir iç hesaplaşma yaşıyor, öldürme ve ölüm duygusunu sorguluyor. Kendi vicdanı ile yüzyüze geliyor. Zafer ise haritada yerini bile bilmediği Golan tepelerinin yanı başındaki BM Kontrol Noktası’nda görevli Fiji’li askerin ölümünün ağırlığını omuzlarında hissediyor. Beyrut’ta Lünan’ı Yabanacılardan Kurtarma Örgütü tarafından bomba yüklü kamyon patlatıldığında tezgahtar kızın ölümünün yarattığı acının ağırlığı Zafer’deki sevgiyi ortaya çıkarıyor. Elbette, duygusuzluk da insanın kendisini korumasıdır. Ancak bu tür bir koruma insani açıdan bir yenilgidir. Bir insanın vicdanı ile yüzyüze gelmesi sonucu oluşan duygusal gerilimler, insanın kendisini koruma içgüdüsüyle savrulabileceği duygusuzluğa karşı, ölüme meydan okuma, ölümle hesaplaşma ve gerçek aşkı da ortaya çıkarır.

Soru: Romanda etkileyici betimlemelerin yanı sıra, geri dönüşlerde ve anımsamalarda aforizmalarla yüklü, şiirsel ve hatta şiire yakın bir dil kullanıyorsun. Örneğin, Serdal, “Herkesin kendi merakını beselediği bir arka bahçesi mutlaka vardır” diyor. Zafer, “Hayatımızı yeniden kurmaya çalışırken kaybettiklerimiz, başka hayatların aitliklerinde kırık dökük cümleler olarak kalabilir” diyor. Benim sormak istediğim, alışılagelmiş bir dil bütünlüğü yok romanda. Kişilere, olay ve durumlara göre bir dil kullanarak, özgün bir roman dili mi yaratmaya çalıştın?

 

Cevap: Romanda kişilerin iç dünyalarını, ruhsal durumlarını, birikimlerini ve kişiliklerini ifade etmek için şiirsel ve aforizmalarla dolu bir dil kullandım. Örneğin, Serdal’in kişiliğini uzun uzun ifade etmek yerine, o kişiliği Serdal’ın düşünme biçimi ve kullandığı sözcüklerle çizdim. Elbette, bunu klasik anlamda sert mizaçlı ya da naif ve yumuşak huylu bir insandı gibi kimi tasvirlerle de yapabilirdim. Ama böylesi sıradan bir yolu tercih etmedim. Dikkat etmişsindir, romanda kişileri, esmer, uzun ya da kısa boylu veya sarışın, tıknaz gibi klasik anlamda bir tip olarak da çizmedim. Onları bulundukları mekanın atmosferiyle birleştirdim. Klasik anlamda bir roman dilini bu yüzden kullanmadım. İstedim ki, romanımdaki kişilerin fiziki yapılarını ve kişiliklerini, onların davranışları ve kendilerini ifade etmek için kullandıkları sözcükler ve düşünme biçimleri aracılığıyla okur tamamlasın. Örneğin, Serdal, “birini tarif ederken, yalnızca akılda kalanın tutsakliklarından mı başlamalı?” diyor. Romanımda bu düşünceye sadık kaldığım söylenebilir.

Soru: Türklere eğitimi veren Filistinli, “Yalnızlık da tek başına bomba gibidir. Bazen patlamayabilir ve çekilmez olur o zaman” diyor. Gerçekten o dönemde herkes büyük bir yalnızlığımı mı yaşıyordu? Yaşanan o süreçte, onca acının ve ölümün içinde aşk nasıl yaşanıyordu? Örneğin, Zafer “Bizim kuşak aşksızlığa mahkum galiba” diyor.

Cevap: Romanda Zafer sevgilisine aşk mektupları yazıyor ve “Aşk iki savaş arasında kalan yanımdı. Coşturucu engel, çile ve bilinçsizce kahraman olma, hatta tanrılaştırma, üstlenme eylemi. Aşk, elbette duygusal sorunsalını içinde barındırır” diyor. Elbette, o yıllarda aşkı iki savaş arasında bunalımlı bir düşmanlık olarak tanımlamak mümkün. O yıllarda aşk kaygı ve anarşi demekti. Zafer’in aşkı bir azap olarak algılaması da bu nedenledir. Ancak, Sami, Türkiye’deki sevdiğiyle bir gelecek düşlüyor. Bilge, cezaevinden tahliye olan sevgilisine bir an önce kavuşmak için Türkiye’ye geri dönmeye karar veriyor. Aşkı bir azap olarak algılayan Zafer ise Beyrut’taki patlamada mayo satın aldığı mağazadaki tezgahtar kızın ölümü karşısında acı dolu bir duygusal karmaşa yaşıyor, bu ondaki sevgiyi açığa çıkarıyor ve aşk yarasını depreştiriyor. Yine Zafer’in “Bizim kuşak aşksızlığa mahkum galiba” sözleri ise bir kapalılığın ifadesi. Hatta Hasan’ın Beyrut’taki Zeytuni genelevine gitmesi kavgaya neden oluyor. O dönem insanının aşka, cinselliğe bakışında sorgulanması gereken notlar bunlar.

 

Soru: Romanda idealler uğruna şiddetin nasıl kullanılması gerektiği de tartışılıyor. Bilge, kendilerine bomba eğitimi veren Filistinli komutan Hüseyin'e, "On katlı bir binayı nasıl bombayla yerle bir ederiz?" diye soruyor. Hüseyin'in yanıtı ise, "Bir devrimci asla masum bir insanı öldürmez. Ben bu eğitimi katliam yapın diye vermiyorum. Devrimciler insanlığa zararlı hiçbir eylem içinde bulunmazlar" diye Bilge'ye sert bir yanıt veriyor. Gerçekten devrimci şiddet ve devrimci vicdan gözönüne alındığında Hüseyin ve Bilge'nin tavrını nasıl değerlendirmeli?

 

Cevap: Bilge'nin bu sorusu Filistin kampında birlikte eğitim gördüğü kendi yoldaşlarını da Hüseyin kadar şaşırtmış ve kızdırmıştır. O grup, değil on katlı, yüz katlı, iki yüz katlı binaları da yerle bir edecek kadar güçlüydü. Ancak, şunu bütün kalbimle ifade ediyorum ki, her türlü acı içinden geçerek çelikleşen bu insanlar yaşadıkları sosyalist bilinçle karınca bile ezemeyecek kadar dürüsttürler. Romandaki o bölüme dikket edililirse eğer, bu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Örneğin, bugün Ussema Bin Ladin'in New York'taki ikiz kuleleri vurma taktiği yıllardır tartışılmış bir eylem biçimidir. İnsan eylem biçimlerini şiddeti örgütlediği yerde kendi kininde sınar. Tarihsel gerçeklikler içerisinde bunların örneğine çokca rastlanır. Öyle ki kardeşinin ölüm emrini veren bir padişah tarihteki yerini Fatih olarak almıştır. Türkiye'yi 12 Eylül ile kurtardıklarını söyleyen generaller (2. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel) daha darbe arefesinde o zamanki Konya Belediye Başkanı Mehmet Keçeçiler'i çağırıp, "Göreceksin, göreceksin sayın Başkan, onları yargılamayacağız, birer birer öldüreceğiz" demiştir. Akabindeki aylarda da darbe lideri Kenan Evren, "Asmayalım da besleyelim mi?" cümlesiyle kinini açığa vurmutur. Romandaki gençler işte o dönemlerde bu kine mağruz kalan insanlardır. Buna karşın her biri kendi yaşamları içinde temiz insanlardır.

 

Soru: Zafer, “insan kendini bir başkasına adadığında karikatürize oluyor farkına bile varmadan” diyor. Adana’dan Beyrut’a sürülmüş yaşlı Ermeni ise, “insan ömründe ölmeye ne değer?” diye soruyor. Romandaki kişiler ise halklarını kurtarmak için ölümü göze almış insanlar. Gerçekten uğrunda ölmeye değecek bir şey var mı?

 

Cevap: Ömrün kendi tenhalığında geçip gittiği yerde ölüm, kaçınılmaz bir gerçekliktir. İnsan bazen bunu öteye geçmek adına kendisi de gerçekleştirebilir. Örneğin, yakın arkadaşlarımdan bir kaçı bu yolu seçtiler. Uzak, çok uzak. Uzaklar da erişildiğinde yakının olabilir. Uğruna ölmeye değebilecek şeyler hayatın kendisi kadar değerli olan şeylerdir.

 

Soru: Romanda Türkiye’nin, daha doğrusu Anadolu’nun etnik yapısına ilişkin göndermeler de var. Araplar, Kürtler, Ermeniler. Ve Beyrut’ta Lübnan’ı Yabancılardan Kurtarma Örgütü’nün yabancılara karşı tavrı. Romanda, etnik çatışmaların nedenlerinin zemini yoklanırken, sanki, insanın geleceğinin köklerinin bulunduğu toprakta olduğu savlanıyor. Örneğin “vur emri” ile aranan Bilge’nin Türkiye’ye dönmeye karar vermesi. Gerçekten insanın geleceği köklerinin bulunduğu toprakta mı?

 

Cevap: Hayat kendi karmaşası içinde dilini kuruyor. İnsan elbetteki doğduğu toprakların kokusunu hayatı boyunca arar. Ama artık dünya küçücük bir yuvarlaktır. İçine girdiğimiz çağda, artık etnik çatışmaların pek bir öneminin kalmadığı ve birlikte yaşamanın zorunluluğu da sanırım anlaşılacaktır. Ama silah tüccarları var olduğu sürece bu etnik ayrılıklar hep kaşınacaktır. Dikkat ettiysen, Zefer, Filistin-İsrail savaşının daha 20 yıl devam edeceğini söylüyor. Elbette Adana'dan Beyrut'ta sürülmüş yaşlı Ermeni saatçi, her ne kadar Beyrut'ta yaşamaktan mutlu gibi görünse de, atalarının doğduğu toprağı özlediğini söylüyor. O Ermeni ustanın başını bir Türk gencinin omzuna yaslayarak akıttığı gözyaşı da köklerinin bulunduğu topraklar içindir.

 

Soru: Bilge ve sanırım Zafer de "vur emri" ile aranmalarına karşın Türkiye'ye dönmeye karar veriyorlar. Romanın devamı gelecek mi?

 

Cevap: Bilge "vur emri" ile aranmasına rağmen Türkiye'ye dönme kararı veriyor. Ama Zafer'in dönme kararı alıp almadığını ben bile bilmiyorum.


Ejderha Yılları, Ekim 2001, Gendaş Kültür , roman, 168 sayfa , 3. 750. 000 Tl.

“Mektupta çıkan bir bilgiyle, bazen tarihteki bir yanlış düzeltilebilir”
"Bazen hikayesi olan bir fotoğraf vardır sahafın elinde. Eski, asırlık bir kadın fotoğrafı. Onun kimsenin okumadığı hatıraları geçmiştir sahafın eline, ya da mektupları. Sahaf Onun dünyasına girmiştir, O da sahafın. Evet, bir aşktan bahsediyorum."
18 Şubat 2013 Pazartesi 11:19

Bahtiyar İSTEKLİ (SAHAF)

Röportaj: Sezai ŞENGÖNÜL


Sahaf sadece kağıt ve kitapları değil, yaşanmış zamanları

ve eski hayatları da eski kuşaktan yeni kuşağa taşır…

Sizi tanıyabilir miyiz Bahtiyar Bey?

1968 Yılında dünyaya geldim. Dedelerim, eski zamanlarda Çukurova’yla Kayseri arasında mevsime göre konup göçerek yaşayan Yörük Türkmenlerinden olup, Hükümetin iskân teşebbüslerine “Ferman Padişahın dağlar bizimdir”  diyerek uzun süre direnmişler, geçen yüzyıl ortalarına doğru yerleşik hayata geçerek, mezkur İlbistanlı köyü'nde iskan olmuşlardır.

Tahsil hayatım, memleketimden başlayıp İstanbul’da M. Ü. Basın Yayın Yüksek Okulu’nu bitirinceye kadar devam etti.

Sahaf’’ sözcüğünün sizdeki karşılığı nedir?

dukkan-2.jpgSahaf, eski kitaplar alıp satan esnafı tanımlayan bir sözcüktür. Kitap yanında eski fotoğraf, mektup, resmi yazışma-evrak, harita, kartpostal, hat yazıları gibi pek çok kağıt aksamı, eskiye ait malzeme sahafın ilgi alanına girer. Sahaf bunları umumiyetle eski kuşaktan alarak yeni kuşağa aktarır. Aktarılan sadece kağıtlar, kitaplar değil, onların üzerinde taşınan yaşanmış zamanlar, eski hayatlardır da. Bunların alınıp, incelenme ve tanımlanma aşamasında sahaf bazı tecrübeler, bilgiler ve hislerle tanışır. İşte sahafın ayrıcalığı burada yatmaktadır. Ayrıca, sahafın müşterisi entelektüel özellikler taşıdığından bu bir şekilde sahafa da sirayet eder çünki; bu ilişki kuru bir al-sat ilişkisi değildir. Tabii bu söylediklerim “sahaf” sözünün içini doldurabilen sahaflar için geçerlidir. Günümüzde sadece ikinci el kitaplar alıp satan herkese sahaf denmektedir ve bu yanlış kullanım maalesef sahaflık tabirini sığlaştırmaktadır.

“Sahaf olma” hikayeniz…

Benim sahaf oluşumun geri planında çok küçük yaşımdan beri kitaba olan merakımın büyük payı vardır. Daha ilkokul yıllarımda evde bulduğum Karacaoğlan, Kerem ile Aslı, Dadaloğlu, Köroğlu gibi kitapları büyük bir heyecanla okurdum. Kadirli’de ortaokula başladığım zaman hiç unutmam Çamlıkahvenin Savrun tarafı karşısındaki yolda metruk bir binanın önünde oldukça ihtiyar bir amca sergi üstünde kitaplar satardı. Bunlar Battal Gazi Destanı, Hazreti Ali’nin Kılıcı, Karacaoğlan, Sürmeli Bey ile Senem gibi halk edebiyatı kitaplarıydı. Her fırsatta yolumu buraya düşürür, param varsa bir tane alır okur, param olmazsa başında dikilir uzun uzun seyrederdim. Öğrenciyken en büyük heyecanı biriktirdiğim harçlığımla kitap almakta bulurdum. Lise yıllarımda okul kütüphanesinde bulunan dünya klasikleri serisini okuyup bitirdiğimi hatırlıyorum. Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gelince, yolumun ilk düştüğü yerlerden biri de sahaflar ve eski kitap satıcıları oldu. Burada, hurdacılardan ucuza kitap temin etmenin yolunu öğrenmiş olmam büyük bir avantaj sağladı. Bu konuda Lütfi Bayer’e çok şey borçluyum. Onu burada anmadan geçmek vefasızlık olur.

Hurdacılardan çok ucuza aldığım kitapları  inceleyip okuduktan sonra hafta sonları Kadıköy’de sergi açarak satıyordum. Bu şekilde okul harçlığımı çıkartmaya başladım. Kısa sürede bu işe iyice merak saldım ve daha okul bitmeden kendimi kitaplarla dolu bir dükkan içinde buldum. Tam yirmi sene önceydi bu ve ben halen kitaplarla dolu bir dükkan içindeyim.

İyi bir sahaf, belli bir alanda mutlaka söz söyleyebilecek vasfa sahip olmalıdır

Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’nin en iyi 10 sahafından biri olarak ilan edilmiştiniz. Hangi özelliklerinizden dolayı bu listeye girdiniz?

Bu oldukça netameli bir konu aslında! Sahafları bir listede iyi - kötü sırasına koymak doğru bir şey mi bundan emin değilim. Her sahafın kendine göre iyi olduğu alanlar, zayıf olduğu konular vardır. Mesela bir sahaf dini konularda son derece bilgili, bu alandaki literatüre vakıf, fakat tarih, edebiyat gibi alanlarda zayıf olabilir. Veya tam tersi de olabilir. Ama iyi bir sahaf olmanın şartı mutlaka belli bir alanda söz söyleyebilecek vasfa sahip olmaktır.

kitaplar.jpg

Bu tür belgeleri her sahaf anlamlandıramaz sanıyorum, dil ve tarih bilgisi vb. kıstaslar gerekli  değil mi?

Tabii ki… Bunları anlamlandırabilmek için iyi derecede Osmanlıca okumanın yanında belli bir düzeyde tarih bilgisine de sahip olmak gerekir. Bir belgenin ne olduğunu anlamak yetmez, onu tarihte bir yere oturtup, ne bakımdan nasıl bir önem arzettiğini müşteriye izah etmek lazımdır. Basılı kaynak olan kitaplar bir şekilde bir yerlerde ulaşılır vaziyette bulunurken doküman türü şeyler çoğu zaman tek ve üniktirler. Ve bazen bir mektupta çıkan bir bilgiyle tarihteki bir yanlış düzeltilebilir veya bir eksik tamamlanabilir. Ben bu alana “belge sahaflığı” diyorum ve özel bir önem atfediyorum.

Size ulaşan belge, evrak ve kitapları nasıl ve nereden temin ediyorsunuz?

belge.jpgSahafların rutin bir kaynağı yoktur. Yani sattıkları şeyleri gidip alacakları hazır bir kaynak yoktur. Bazen müşterilerinden, bazen antikacılardan, bazen eskicilerden, bazen tesadüfen oradan geçen birinden bir şeyler düşme olasılığı vardır. Sahaf yıllarca satış yaptığı müşterisinden bir gün sattığı şeyleri geri alabilir. Esnaf arasında alışveriş de sıkça olur. Her sahafın kendine göre farklı müşteri profili olduğundan bir sahaf kendi müşterisine göre başka sahaftan alım yapabilir. Aslında burada satılan maldan ziyade satıcının kimliği ön plana çıkar çoğu zaman. Yani aynı malzemenin iki değişik sahafta satışı çok farklılık arzedebilir. Diyelim ki bu iki sahafın müşterisi de aynı olsun, bu müşteri bir sahaftan yarı fiyatına almayacağı bir şeyi başka bir sahaftan iki katına satın alabilir. Burada sunum ve satılan şeyin refere edilmesi çok önemlidir. Tabii bir de satan kişiye duyulan güven ve itibar. Yani burada normal bir alım-satımdan daha öte şeyler işler.

Mustafa Kemal’in, Sultan 2. Abdulhamid’in mektuplarına rastladığım oldu…

Yapmış olduğunuz bu meslekte, maddi ve manevi değeri yüksek olan, hayatınızda size gelen en önemli şeyler nelerdir?

belge-2.jpgMaddi değeri yüksek ve son derece önemli mektuplar oldu. Örneğin Mustafa Kemal’in, Sultan 2. Abdulhamid’in mektuplarına rastladığım oldu. Bunlar hem oldukça pahalı şeyler hem de muhtevadan ötürü heyecan verici olabiliyor. Böyle bir mektupta yazanın dünyasına daha özel bir açıdan bakabiliyorsunuz. Ayrıca yazan kişinin o kağıdı bizzat tutmuş olması ayrı bir heyecan sebebi.

Sahafların müşteri profili hakkında bilgi verir misiniz?

Sahaf müşterisi genellikle okuyan - yazan belli bir kültürel düzeyi olan insandır. Akademisyenler yanında bir tecessüsü olan her düzeyden insan sahaf müdavimi olabilir. En önemli özellikleri sanırım merak sahibi olmaları. Müşterilerim arasında ilkokul mezunu olup da çok kitap okuyarak kendini çoğu profesörden daha iyi yetiştirmiş olanlar var. Bunlara kanımca “alaylı aydın” demek uygun olur.

Sizce insanlar neden bu tür eserlere sahip olmak istiyorlar, sizin sattıklarınıza yani?

Sahaf müşterisi satın aldıkları malzemelere göre tanımlanacak olursa iki gruba ayrılabilir: Birincisi, okumak ve bilgi sahibi olmak için gelen müşteri, ikincisi de koleksiyoncu. Koleksiyoncular da çeşitlere ayrılabilir tabii. Sırf almak, sahip olmak için alanlar olduğu gibi aldıklarıyla bilgi ve kültürünü geliştirenler de var. Ama koleksiyonculuğun temelinde sahip olma duygusu yatar. Sahiplenmeyle, özellikle de kimsenin eline geçemeyecek özel şeylere sahip olmakla farklı bir tatmin duygusu yaşanır. Bir de araştırmacı ve yazarlar vardır ki bunlar da aldıkları şeyleri üzerinde çalıştıkları konularda kullanarak kitap, makale halinde toplumla paylaşırlar. En saygın müşterilerimiz bu çerçevede olanlardır.

Bir tarihte Hürriyet Gazetesi’nde Türkiye’nin en iyi on sahafı diye bir araştırma yazısı çıkmıştı. O listede yer almış olmamdan ötürü bu soruya muhatabım galiba. O listeyi hazırlayanlara yukarıdaki gerekçelerle karşı çıkmıştım ama jüride yer alanların ısrarı sonucu mülakatı  kabul etmek zorunda kalmıştım. Orada da belirttiğim üzere benim diğer sahaflardan farkım kitap yanında tarihi belge türü malzemeye özel bir önem veriyor olmam. Osmanlı dönemine ait mektup, hatıra defteri, doküman türü yazışmalar her şeyden önce benim merakımı celbediyor ve diğer sahaf arkadaşlardan da bu tür malzemeleri toplayarak değerlendiriyorum.

Sahaf – müşteri ilişkisi nasıldır?

fotolar.jpgSahaflar müşterisine göre farklı yaklaşım gösterebilirler. Rastgele bir sahafa girip aradığınız bir şeyi bulsanız bile almanız mümkün olmayabilir. Ben ilk defa gelen bir müşteriyi önce bir ölçer tartarım, ciddiyetini anlamaya çalışırım. Öyle elimde bulunan her şeyi herkese satmam, satamam. Satacağım kişinin satacağım şeye isteyeceğim fiyatı verecek olması satmam için tek şart değildir. Müşterinin satacağım malzemenin değerini anlayacak, kıymetini bilecek özellikler taşıması lazımdır. Bundan emin olduktan sonra ancak satış aşamasına geçebilirim. Bunun nedeni, sattığım şeyleri seviyor olmamdan dolayı onlarla duygusal bir bağ kurmam ve benden sonra sağlam ellere geçmesini istememdir.

Bunu bilen müşteriler sahaflarla dostluk ilişkisi geliştirmek isterler. Sahaf bir defa birini tutarsa ona her zaman ayrıcalık tanır ve eline geçen şeyleri ilk ona haber verir. Bu durum müşteri için çok önemli bir şeydir. Böylece sık sık sahaf dükkanına gitmeden orayı takip etme imkanını yakalamış olur.

Müşteri portföyünüzü genişletmek ya da mevcutları memnun etmek için nasıl bir çaba sarfediyorsunuz?

dukkan-1.jpgSahaf müşterileri bilgi ve kültürü yüksek, entelektüel kişilerden oluştuğu için sahaf bundan istifade ederek kendini geliştirmeye çalışır. Bu durum sahaflara önemli bir avantaj sağlar. Kendisinden bir şeyler öğrenebileceğim müşteriyi hoş tutmak ve onu dükkanıma çekebilmek için seveceği şeyler bulup ona sunmak isterim. Böyle kimselerle aynı mecliste bulunmak, sohbetlerinden istifade etmek kitaptan öğrenilenin çok daha ötesinde şeyler öğretir insana. Örneğin bu akşam dükkanımda İstanbul’un önemli saraylarından birinin müdürü vardı ve muhabbet o kadar keyifliydi ki, saat gece on ikiye kadar sürdü.

20-30 yıl önceki sahaflık ile günümüz sahaflığını  kıyaslar mısınız? Teknoloji’nin gelişmesi mesleğinize nasıl yansıdı?

İnternet kullanımının yaygınlaşması sahaflık üzerinde oldukça olumsuz bir etkiye yol açtı. Yukarıda bahsettiklerimden de anlaşılacağı üzere sahafın mekanında oluşan ortam farklı bir özellik arzetmekteydi. Burada yapılan konuşmalar, bilgi alışverişleri, paylaşımlar oldukça istifadeli olmaktaydı. Şimdi internetten kitabı tutmadan, sahibiyle konuşmadan satın almak mümkün. Satıcı için de kitabı satmak için bilgi ve sunumun pek gereği kalmadı! Kitap hakkında yine internetten bulduğu bilgileri kes - yapıştır yöntemiyle ekleyerek sunuyor alıcıya. Bu da klasik sahaflık kavramını ciddi şekilde tehdit eden bir şey.

En ilginç bulduğunuz müşteriniz ve özelliği?

Merhum Metin Erksan idi. Eskiden haftada bir gün uğrardı dükkanıma. Her konuda hayran olunacak derecede malumat sahibi bir insan. İlginç bulduğum özelliği, sevdiği bir kitaptan ne kadar bulursa hepsini alırdı. Örneğin Sabri Esat’ın Cyrano De Bergrac tercümesinden ben Ona en az yirmi nüsha satmışımdır.

Sahafların müzayedecilerle nasıl bir bağlantısı  vardır?

kitap.20130218113742.jpgAra sıra kitap müzayedeleri yapılıyor. Geçmişte birkaç  defa ben de yapmıştım. Eskiden yapılan kitap müzayedeleri daha güzel olurdu. Her gelir seviyesinden insanların katılıp alabileceği kitaplar sunulurdu satışa. Şimdi ise daha çok antika kitaplar için müzayedeler düzenleniyor ve üst düzey gelir sahibi, özellikle de koleksiyonculara hitap ediyor. Bazen antika müzayedelerinde de kitaplar kendine yer bulabiliyor, özellikle de müteferrika baskısı veya Avrupa’da basılmış özel kitaplar.

Sahaf olmak bir insanın sosyal hayatına ve kişiliğine nasıl yansır?

Sahaflığın insanı gündelik hayat rutinlerinden kopartan bir yanı var. Çoğu zaman gündemden kopuk yaşar sahaf. İleri aşamada sahafa yeni olan, güncel olan hiçbir şey zevk ve heyecan vermemeye başlar. Ben, yeni çıkan kitap alamam mesela. Alacağım kitabın en az elli senelik falan olması gerekir. Şimdilerde artık Latin harfli olanlar hiç heyecan vermemeye başladı. Artık sadece Osmanlıca kitaba verdim kendimi.

Eskiyle haşır neşir olmak, sahafın hayata bakışını da derinden etkiler. Yüzyıllar önce yaşamış insanların kitaplarını, fotoğraflarını, mektuplarını, hatıralarını alıp satan sahaf, kendine ait şeyleri de bir gün başkalarının alıp satacağını hissederek yaşar. Terekelerini aldığı insanlarla empati kurmaya başlar.

Terekesini aldığım öyle insanlar vardır ki; gidip, mezarını bulup Fatiha okumuşumdur!

Biraz ayrıntıya girecek olursak…

Bazen kendini sanki onların bir yakını, bir akrabası gibi görür. Benim öyle terekesini aldığım insanlar vardır ki gidip mezarını bulup ziyaret ettiğim, Fatiha okuduğum olmuştur.

Hatta bazen, bazen hikayesi olan bir fotoğraf vardır sahafın elinde. Eski, asırlık bir kadın fotoğrafı. Onun kimsenin okumadığı hatıraları geçmiştir sahafın eline, ya da mektupları. Sahaf O'nun dünyasına girmiştir, O da sahafın. Evet, bir aşktan bahsediyorum, hayatta olmayan bir insanın fotoğrafına olan aşktan. Sahafın aşkından.

Meslek hayatınızda ya şu benim zevkim diyerek kendinize ayırdığınız bir şeyler var mı? Ya da bir şey üzerinde kolleksiyon yaptınız mı?

sahaf-2.20130218113915.jpgElbette. Ben iyi bir Adana koleksiyoncusuyum. Yıllardır Adana ve Çukurova Bölgesiyle ilgili kitap, fotoğraf, kartpostal, evrak ne bulduysam topladım, topluyorum. Elime, benim ilginç bulduğum bazı şeyler geçti. Yine bir başka şey, 1940’larda Kadirli’den “Savrun Eczanesi” antetli zarflar içinde İstanbul’da yaşayan birine yazılmış mektuplar var elimde. Bunlardan daha önemli ve ilginç olanı, 1930’larda Kadirli ve civarında eşkıya tedibiyle ilgili belgeler. Dahiliye Nezaretiyle bölgedeki jandarma komutanlığı arasında cereyan eden bu yazışmalarda köyümde çocukken hikayelerini dinlediğim, dedemin evini basan, malını mülkünü gasp eden eşkiyaların takibi ve imhalarıyla ilgili bilgiler var bu belgelerde. Yıllar önce alıp koleksiyonuma katmıştım.

Tarihe aşina birisi olarak, geçmişten günümüze sizi etkileyen şahsiyetler var mı?

Hz. Muhammed (S.A.S.), Cem Sultan, Kanuni Sultan Süleyman, İbrahim Müteferrika (Türkiye'de matbaacılığın kurucusu), Sultan 2. Abdulhamid (Modern Türkiye'nin kurucusudur nazarımda), Mustafa Kemal Atatürk (Bence oldukça trajik bir şahsiyet, halen gerçek biyografisi yazılamamış ve anlaşılamamış biri diye düşünüyorum).

Hangi tür müzikler ilginizi çeker, neler dinlersiniz?

Klasik müzik dinlerim, Türk ve Batı klasiklerini. Mozart ve Beethoven vazgeçemeyeceğim iki isim. Bizden özellikle Münir Nurettin’i  çok severim; beste ve yorumlarını. İnci Çayırlı da çok sevdiğim bir yorumcudur. Bunun dışında severek dinlediğim pop müzik sanatçıları da var: Şebnem Ferah, Özlem Tekin gibi…

Şiir ve edebiyat dünyasından kimleri beğenirsiniz?

Rus romanını çok beğenirim; Dosteyevski, Gogol başlıcaları. Batıda Varoluşçu yazarlardan Sartre, Camus, Kafka çok okuduğum ve etkilendiğim yazarlar. Bizde: Necip Fazıl, Kemal Tahir, Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Atilla İlhan, Oğuz Atay, Edip Cansever sevdiğim mütefekkir, şair ve edebiyatçılardandır.

Bu mesleği yaparken yaşadığınız enteresan bir anınız?

Senelerce evveldi. Bir gün telefonla bir kadın aradı beni ve satmak istediği kitaplar için evine çağırdı. Kalamış civarında bir adres verdi. Gittim. Ev eski eşya ve antikalarla dolu. Bir odada kolilenmiş kitaplar. Kadın bir yandan eşyaları topluyor, sarıyor. Ben kitapları inceledikten sonra, “işime yarar, ne fiyat düşünüyorsunuz” diye sordum. “Fiyatı siz belirleyin” dedi. Çok güzel kitaplar vardı, kaçırmak istemiyordum. İyi bir teklif yaptım, alabileceğim fiyatı söyledim. Kadın birden ağlamaya başladı! Şok olmuştum, ne yapacağımı, ne diyeceğimi şaşırdım. Ve bana “sizden bir para istemiyorum, alın götürün bu kitaplar sizin olsun” dedi. Şaşkınlığım bir kat daha arttı. “Ama neden?” diye sordum. Meğerse benden önce bir antikacıyı çağırmış, antikacı bütün eşyalara - kitaplar dahil - benim sadece kitaplara verdiğim tekliften daha az bir para teklif etmiş! Babasının kitaplarıymış, babası yakında ölmüş ve eşyalarını tasfiye ediyormuş. Anladım o zaman, muhtemelen babası kitapları çok seviyordu ve kızı da değerini, kıymetini bilecek birine gitmesinden mutlu olacaktı. O kitapları hediye olarak aldım ve çoğunu satamadım, hâlâ kütüphanemde hatırasıyla dururlar.

 

kaynak:

birlesikbasin.com/mektupta-cikan-bir-bilgiyle,-bazen-tarihteki-bir-yanlis-duzeltilebilir-19187h-p1.htm

Samedi, 04 Juin 2016 21:02

muhammad ali

075-RR-muhammedali-by_daniela_morera-photo_ken_regan

Muhammad Ali, the most popular human being on earth, has been proclaimed the man with the most sex-appeal in the world. On March 8th, 1971, before the fight with Joe Frazier, he pronounced the famous sentence, "I'm The Greatest." Ali has five children, he is a black hero, the most famous promoter and defender of the faith of Islam. Many crowds follow this legendary personality not really to acclaim his celebrity but to communicate the profound belief that they feel for this prophetic man. The elements of religion are the main ingredients in his existence and it is through religion that he creates the very special relationship with the crowds.

He was in NY recently for a few days to promote the movie The Greatest, the story of his extraordinary life. There is a journalist line that has been waiting for two years to interview him. A much bigger group of hundreds of fans always waits outside his hotel to follow him, to touch his hands, to ask for an autograph. When you talk to Ali, you always use words like greatest, prettiest, most famous, richest, extraordinary, strongest...

I go to the hotel suite where he is staying with an entourage of about ten people. We enter. In the first room there are a few men, all of them tall, strong. We go to the living room where a journalist is saying good-bye to John Marshall, the perfect, English accented producer. Ali comes in: he is big, handsome, tired. He rubs his face with his marvelous, sophisticated hands.

DANIELA MORERA: I think I want to call this story ‘Talking to Superman." What does it mean to be a superman? How do you feel?

MUHAMMAD ALI: I don't know. I'm not a superman.

060-2nf-dalga_gectigini_daha_kolay_yenersin-hakan_bilginer

Başlangıçta “eğlencelik” kaygılarla yola çıkan Zaytung ister istemez politik mizah alanına yöneldi.

Sitenin yaratıcılarından Hakan Bilginer, mizahın çatışma ve öfkeden beslendiğini ve politikayla buluşmasının da bununla ilgili olduğunu söylüyor.

Samedi, 11 Novembre 2017 20:21

Kış Bahçesi

092-2nf-uyar-hayriturgut-k_bahesi1

Fotoğraf sanatçısı ve ressam Ali Arif Ersen’in Topağacı’ndaki evinde buluşmak üzere sözleştik Turgut Uyar’la. Ali Arif Ersen kilitli kalma sendromu sebebiyle 12 yıldır yatağa bağlı yaşıyor. İki yıldır ise İTÜ Radyo’da Turgut Uyar’la birlikte caz programı yapıyor. Parçalar hafızadan çalınıyor. Ersen çalınacak parçaları ezberinden Uyar’a söylüyor. Uyar notlarını aldıktan sonra program süresine göre düzenleyip kaydını yapıyor. Sonra her pazar günü saat 12.00’de “Kış Bahçesi” programı dinleyicileriyle buluşuyor.

068-2nf-marmara_nilgun


29 yaşında intihar eden şair Nilgün Marmara'nın "Kahvereng Kırmızı Defterler"i tartışma yarattı.

Vendredi, 15 Juillet 2016 19:33

Sokağı Ağlatan Yönetmen

Yılanların Öcü, Muhsin Bey, Arabesk gibi Türk sinemasının dama taşı olan filmlere imzasını atan ve son 100 yılın en iyi 10 görüntü yönetmenleri arasına giren Aytekin Çakmakçı ile Türk Sineması’nın dününü, bugününü konuştuk…

 

076-1y-aytekin_cakmakci-sokag_aglatan_yonetmen

Latife Tekin: “Yazdığım kitaplar beni bir yere getirdi. Geldiğim yer çok sakin bir yer. Burada roman olmasa da olur gibi geliyor artık bana. Artık iyiyim, yaşamaya başladım duygusu… Çocukluğumdaki gibi bir coşkuyu yakaladım galiba ve bu, çok acılı bir sürecin sonunda oldu. Evet, yazmak da bırakılabilir. Keşke bırakılabilse hatta. Ama zor. Çünkü büyüleniyoruz. Öyle büyüleniyoruz ki boşlukta bir romanımız var, bir tane daha olsun; romanlar yaz, bastır dursun. Ama sanki… Sadece roman için değil, aşk için de böyle düşünüyorum ben. Bunların gerekmeyeceği bir hayat olsa keşke. Yani hep çocukmuşsun gibi yaşayabilsen, romanlara da, aşka da ihtiyaç duymasan, tebessümle yaşasan… Yani ille roman mı güzelleştirmeli hayatı?”


Hasan Ali Toptaş: “Bazen şöyle düşünürüm: Oturup aylarca, yıllarca bir romanın, bir atmosferin içinde yaşıyorsun, kendini unutuyorsun ya, çok kısa bir an için derim ki kendi kendime, dışarıda hayat gürül gürül akıp gidiyor, sen ne yapıyorsun… Çıkıp o hayata baktığımda harflerden başka çaremin olmadığını anlarım yine, geri döner, daha başka bir heyecanla harflerin arasına süzülürüm. Hatta, daha başka bir çaresizlikle. İnsan en çok kendi yarattığı cehennemde rahat edebilirmiş, onun cenneti orasıymış gibi geliyor bana. Roman yazılacaksa kimi zaman kölesi olmak gerekiyor elbette ama bu iyi bir şey mi bilmiyorum. Sadece ben başka türlü yapamıyorum. İyi bir şey olup olmadığını anlamak için, ortaya çıkan romana bakmalı belki de.”

Gazeteci Elif Tanrıyar geçmiş röportaj deneyimlerimi sormuştu, birkaç bir şey anlattım, aralarında Gümüşlük Akademesi bahçesindeki Latife Tekin – Hasan Ali Toptaş buluşması da vardı. Hal böyle olunca benim de söz konusu buluşmanın şiirli ve ruhlu kayıtlarını Egoist Okur’da yayınlamam farz oldu. Şimdi…

Önce kendinize mis gibi bir kahve yapın, sonra  telefonunuzu sessize alın ve bu benzersiz röportajı tadını çıkara çıkara okumaya başlayın.

Gülenay Börekçi

Ayten_Mutlu_ile_Fikret_Demirag_Konusmak

 

Şairlerin kaprisinden, kibir ve yüksek egolarından arınmış sade ama bir o kadar da derin bir kadın Ayten Mutlu. Fikret Demirağ’ın dostu, arkadaşı bunun yanında meslektaşı, belki sırdaşı. Kıbrıs’a gelme sebebi de yine Fikret Demirağ… Onun doğum gününü kutlamak, şiirlerini konuşmak, onu sevenlerle onu yeniden yaşamak. Hem çok keyifli bir edebiyat sohbetimiz oldu hem de hüzün dolu anlarımız. Sevgili Fikret hocamızın evinde buluştuk onunla… Her yere izi, ruhu ve şiirleri sinmişti. Konuşurken belki iki kişiydik ama varlığı sanki hep bizimleydi. Bize kulak verdi. Demirağ’ı bir kez daha sevgiyle anıyor, iyi ki doğdu ve bize güzel şiirler ve dostluklar bıraktı diyorum.

Lundi, 04 Juillet 2005 19:30

interview avec catherine arnaud

interview avec catherine arnaud, (tr. gerhard rieger) [TIKLA]

22 Aralık 2010 günü, yaklaşık 9 saat süren teorik bir psikanaliz çalışmasını takiben, masamın karşısında aniden belirmiş olan Dr. Wilhelm Reich'ın hayaletiyle yaptığım söyleşiden alınmıştır.

Breton: Ölümümden sonra yapılan spekülasyonlar karşısında duyduğum şaşkınlığı gizlemek istemiyorum. Sürrealist bir şahsın, yani benim, kelimenin geniş anlamıyla göklere çıkarılıp planlanmış bir fetiş nesnesine indirgenmesi bağışlanamaz bir kusur içeriyor!

Samedi, 04 Juin 2016 08:55

benim adım ne?

075-RR-whats_my_name-muhammed_ali-kafa_dergisi

iç/in "kafa" dergisi, mart 2016, S. 19, s. 32-33