adult cartoons
lesbian cartoon porn
famous cartoon porn

No: 091, Octobre - Ekim - October 2017

critique || değerlendirme || critic

Hannah Arendt, insanın, kendi “küçük doğumuyla” bir “büyük tarih”in içine geldiğini söylüyor. İçine doğduğumuz bu büyük tarih, bize bir yandan biçim verirken bir yandan da içerdiği suçları bulaştırıyor. Acı veren bu suçlar omuzlarımıza istemimiz dışında yükleniyor ve kurtulmak istiyoruz onlardan doğal olarak. Ancak onları bize bulaştıran “düzen”, onlardan kurtulma yollarını da kapatıyor bize. Özgürleşme mekanizmalarının siyasi ve toplumsal olarak kilitlendiği, tıkandığı böyle durumlarda ilk çare, inkar oluyor. Görmeyerek, bakmayarak, unutarak kurtulmaya çalışıyoruz. Küçük meselelerde kişi için bazen istikrar sağlayıcı bir araç olabilen inkar, meseleler büyüdükçe çok pahalı bir araç haline geliyor. Örneğin bir topu elinizle suyun altına bastırdığınızda onu orada öyle tutmak için sürekli harcadığınız kuvveti düşünün. Dolayısıyla yüzleşmekten kaçınmak imkansız. Dahası faturanın çıktığı tek adres kendimiz de değiliz, bilakis asıl faturayı bu inkarla birlikte hiçe saydığımız ötekine ödetiyor, suçun paylaşmaya yanaşmadığımız yükünü, başkasının üstüne atmış oluyoruz. Böyle yapınca da ne kendimizi kurtarabiliyoruz bu yükten ne de hiçe saydığımız ötekini.

Lundi, 06 Juin 2016 19:17
Read more...

Deniz mahkemeye mi düşmüş? Denizin avukatı olmak için biz de yollara düşelim. Yakın tarihimizin yürümesi zor, dar yollarına.

Ülkemizin yaşadığı, ülkemiz insanlarına yaşatılan sayısız ölümlerden, kıyımlardan biriyle ilgili olarak yollardaydık. Yakın zamanlarda. İstanbul’dan bin kilometre ötede yargılaması yapılan Gazi Mahallesi katliamı duruşması için düştük yola. Bolu Dağı’nı geçerken, yola çıkış curcunası sona ermiş, yavaştan söyleşiler koyulaşmaya başlamıştı. Otobüste “bizim kuşak” avukatlar, katliamda yakınlarını yitirenler. Aramızda yabancı yok. Ölen, kalan, dava hesapları içinde, durgun, hüzünlü bir sessizlik. Sevgili arkadaşım, avukat Cemal Yücel yolculuğun başında, özel-siyasal!- bir nedenden doğan yoğun bir gerginliğin tam ortasında onca çaba harcayıp yorgun düşmüş olmasına karşın, hüzne, durgunluğa dayanamayıp, bir türkü başlatmıştı. Bildiğimiz, Deniz’in türküsünü;

Vendredi, 06 Mai 2016 18:47
Read more...

Savaş çıkmadan önce gittim Suriye’ye. Çok kalmadım ama Şam, Halep, Lazkiye, Bosra, Palmira gibi birçok yerini gördüm. Sakin, gururlu ve dostça insanlar olarak anımsıyorum Suriyelileri. En sondaki “dostça” sözcüğüne ise özellikle vurgu yapmak istiyorum çünkü bu ülkede daha önce tanışmadığım bir şey geldi başıma: Bir yabancı olarak kabul gördüm. İlk kez oluyordu bu ve inanmakta zorlandım. Türkiye dışında bir yerde sevilmek ve kabul görmek şöyle dursun, ön yargıyla yaklaşılmamasını ve tahammül ipoteği altına alınmamayı pek tatmış değildim. Suriyelilerin dostça yaklaşmaları, öyle derin bir ilişkilenme durumundan kaynaklanmıyordu gerçi: Galatasaray’ın Avrupa başarısı, “one minute” ve bir Türk TV dizisi. Ama olsun, böyle saftirik nedenlerle de olsa kabul görüyordum ya! Yine de bunu idrak etmem üç günümü aldı. İdrak ettikten sonra bir de buna inanabilmem gerekiyordu, bir üç günümü de bu aldı. Kabul gördüğümü kabul etmem kolay lokma değildi, zira alışık değildim. Ama en önemlisi daha sonraki üç günde geldi: Alabildiğine bir rahatlama! Sokaklar benimdi, ben sokakların. Hafif ama süreğen bir sarhoşluk gibi bir şey. Abarttığımı düşünüyorsunuz belki, ama aynen böyle yaşadım.

Mercredi, 04 Mai 2016 16:46
Read more...