cartoon porn games
porn cartoons
porn cartoon

No: 087, Juin - Haziran - June 2017

note || not

Şimdi ben tabi ki annemi çok özlüyorum. Sadece annemin anne figürünü değil, onun zekasını, zevkini, dinginliğini, aklını, onurunu, kültürünü, karakterini de özlüyorum. İnsanlar gerçekte annelerini değil anne figürünü seviyorlar biliyor musunuz... Annenin temsil ettiği kavramlara, annenin varlığından daha çok bağlılar mesela. Elbet normaldir bu. Lakin annelerini hiç tanımayan çocuklarla doldurur bu dünyayı. Kimse annesinin gerçekte ne düşündüğünü, ne hissettiğini bilmez, bilmek istemez. Bir annenin, çocuğunun babasından başkasını arzulaması, cinsel ihtiyaçları, can sıkıntıları onu anne figürünün dışına atar. E böyle bir durumda annesini tanımaktan imtina eden bir çocukla ne kadar bağ kurulabilir ki. Bu yüzden bir çok anne yalnızdır, mutsuzdur ve görev adamıdır. Yazıktır. Ben annemi anneliğinin yanı sıra tanıdım da sevdim; adam gibiliğiyle, zaaflarıyla, kusurları ve üstün yanlarıyla bağlıydım ona. O yüzden iki kere üzülüyor ve özlüyorum.
Anneniz hayattaysa bunu bi düşünün derim. Çünkü yokluğunda, sizin onu terkettiğiniz yalnızlıktan daha büyük bir kimsesizlik bekliyor sizi.
Ben gençken Küçük İskender'i yoğun okur ve çok severdim. Şiirlerinin bana çok şiirimsi yazdırmışlığı vardır. Gençlik yıllarımda bi çok edebiyat dergisinde de şiirimsilerim basılmıştır. Varlık'a gönderdiğim şiirimsilerden birine İskender yorum yapmıştı dergide. "...Hele bir de opera sanatçısı olduğunuzu düşünecek olursak" falan içeriğinde. Ne dangalakça ve önyargı kokan bi yorum diye düşünmüştüm o zaman. Bi kaç yıl sonra ne demek istediğini anladım. Şiirlerin sıradanlığını vurgulamak isterken sıradanlığa düşmüştü gerçi, ama olsun: temelde doğruydu eleştirisi. O yüzden o dönemki şiirlere şiirden ziyade şiirimsi demek yerinde olacaktır. Sonra yıllar geçti. Benim göz rengim ve adım değişti. Algılamamda- özellikle konu insan davranışı ve sanatsa- müthiş bir gelişme oldu. Hani şu 11 basamaklı iki sayıyı sekiz saniyede çarpan tipler gibi...Gerçek şiirler yazdım. O kadar gerçeklerdi ki bir süredir yazamıyorum.
Burda, yani bu deniz kenarında, arkamdaki koruluktan gelen kuş sesleri dışında sadece klasik batı müziği dinliyorum. Bütün gün... Okuyorum bolca. Çiçek dikiyor, yürüyor, yemek yapıyor, köpekleri doyuruyorum. Günüm bomboşlukta geçiyor. Sanki tüm köklerimi kesmişler, beni geçmişe bağlayan ne kadar ağırlık varsa üstümden kalkmış da bi insan olarak uçamıyacağımı bile bile uçmayı deniyor gibiyim. yaşamaya heves ediyorum kısacası. Zamansız bi yer burası... Günlerden ne, saat kaç hiç bilmiyorum.
Şimdi oturmuş İskender'in "Ciddiye Alındığım Kara Parçaları"nı okuyorum.
Kapkaranlık bir yası, yorucu bir hayatı, daha neler neleri, o gürültüyü- kalabalığı geride bıraktığımı daha iyi anlıyorum.
Benim yıllardır hissetmekle ilgili ciddi bir sıkıntım var, yakınlarım bilir. Burda hissetmekle ilgili içim köpürüyor. Ayrıntılarla daha çok ilgilenmeye başladım. Zihnimdeki düşüncelerin, birbirinin üstüne basa basa tepişmeleri sona erdi. Mesafe koydular birbirlerine zaar, ondan diye düşünüyorum. Mesela şu dikkatimi çekmeye başladı: Müziğin içine şarkıcılar dalınca çoğunlukla yoğunluğunu ve sadeliğini yitiriyor müzik. Saçmasapan bi coşku, pespaye bi hüzün bulaşıyor olaya. Müzisyenliklerinin ne denli zayıf olduğunu ilk kez bu kadar açık görüyorum. Herhalde bu yüzden çok az şarkıcı çıkmış zaten. Hani bu minvalde şeylerle geçiyor günüm. İşte İskender'in şiirlerini okurken- kimbilir kaçıncı defa-şunu da farkettim:
Ne kötü yazmışsın be abi!

 

 

[25.04.2017 / facebook]

 


Samedi, 29 Avril 2017 11:07
Published in note || not
Written by
Read more...

Yıllardan 1939 olmalı! Karaburun İskele'deki evimizin yukarı avlusunda, suyu buz gibi olan bir kuyu vardı. Babam bir kovanın içinde bu kuyuya rakı şişesini indirir, akşamüzeri eve geldiğinde iyice soğumuş olan rakıdan bir kadeh doldurup içerdi. Alışkanlığı böyleydi. Rakıya su katmazdı!

Bir gün Cavidan, sen su san ve kadehteki rakıyı lıkır lıkır iç! Çocuk cıyak cıyak bağırıp ağlarken, annem çok telaşlandı ama babam:
"Üzülme!" dedi. "Şimdi kafayı bulup mışıl mışıl uyuyacak!"

 

Dimanche, 21 Mai 2017 18:34
Published in note || not
Written by
Read more...

Hemen hemen yılda iki kez annem Cavidan ile beni de yanına alır, Karaburun'dan İzmir'e götürürdü. Uşak Gemisi Yeni Kale'yi geçip de İzmir'e yaklaştığında, bizi uyarırdı:

"Öyle görmemişler gibi aval aval bakınmak yok. Sen Cavit, hiç mi kapatmıyacaksın şu ağzını?"
Neyse, Kordon boyunca gidip gelen sarı tramvaylara iyice yaklaştığımızda Uşak, Saman İskelesi'ndeki yuvasına yanaşırdı. Kıyıda bekleyen faytonlardan birine binerdik. Annem:
"İkinci Beyler, Selamet Oteli!" derdi.
Otele vardığımızda yönetici Şadiye Hanım Teyze:
"Hoş geldiniz ama!" derdi. "O güzelim cenneti bırakın da bu hengameye gelin ha?"
Birinci Beyler'deki Ekmekçi Başı Lokantası'nda ben et suyu çorba içerdim. Annem garson amcaya:
"Deniz tutuyor onu!" derdi. "Bünyesi çok hassas!"
Ah, bu hassas bünye! Daha sonraları başıma çok işler açacaktı!
Ertesi sabah doğru Eşrefpaşa! 
Doğduğum evin mavi yağlı boyalı kapısından içeriye bakıyorum. Bir teyze taşları yıkıyor:
"Ne bakıyorsun bire kopil?" diyor. Annem:
"Eviniz oğlumun doğduğu ev!" diyor. Kadın duymuyor ki!
Bitişik komşu Elfiye Hanım Teyze:
"Kız Leyla!" diyor. "Bu paskalya yumurtası kafalı çocuk Cavit mi?"
Sonra beni kucaklıyor kadın:
"Bire Cavit!" diyor, " sen benim kucağıma doğdun! Herkesten önce ben gördüm seni. ' Kız Leyla!' diye bağırdım, ' kırmızı saçlı bir ördek yavrusu doğurdun!"
Az sonra Elfiye Hanım'ın kız kardeşi Nazire Hanım geldi. Annemi görünce bir sespatlattı:
"Kız Leyla hoş gelmişsin!"
Hoş beşten sonra:
"Evlilik nasıl gidiyor?" diye sordu anneme. "O Kıbrıslı adam seni üzmüyor değil mi? Benimkini hiç sorma: Her akşam, her akşam! Takat bırakmadı bende!"
Elfiye Hanım:
"Sen bu kepazeye bakma!" diyor anneme. "Bayılır atıp tutmaya. Kocası da geberiğin teki zaten!"
"Hiç bile!" diyor Nazire Hanım. "Asıl senin kocanda iş kalmadı artık!"
Annem tartışmayı böldü:
"Çocukların yanında daha usturuplu konuşsak olmaz mı?"
"Duysunlar işte!" dedi Nazire Hanım. "Geleceğin başlarına ne dertler açacağını duyup öğrensinler!"
"Bire çocuklar!" dedi Elfiye Hanım. "Gelin biz bahçeye çıkalım, size erik koparayım ağaçtan. Cavit, sen erik mi seversin portakal mı?"
Elfiye Hanım bana bir portakal verdi, Cavidan'a da üç erik. Gözlerim Cavidan'ın elindeki eriklerde kaldı. Bana erikler, Cavidan'a da portakal verilseydi, bu kez portakalda kalacaktı gözlerim. Cavidan hala söylüyor:
"Annem bana ne verirse, elimden almaya çalışırdın sen!"
Kız haklı! Ben çocukluğumda aç gözlünün biriydim! Şimdi öyle değilim ama!


[10.04.2017 / facebook]

Vendredi, 05 Mai 2017 18:34
Published in note || not
Written by
Read more...